|
Filmin Adı: Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak
Ahmet Uluçay’ın yıllardır üzerinde
çalıştığı ve bin bir emek, alın teri sonucu seyirci ile buluşan bu
filminin konusunu ilk duyduğumda aklıma nedense 22.Uluslararası
İstanbul Film Festivalindeki, 2002 yapımı “Cinemania”(Sinema
Manyakları) geldi. Aslında sinemaya yaklaşım olarak yani
sinemayı algılayış olarak çok farklı kitleler üzerine kurulu bu iki
filmin belki de tek ortak noktası, sinemaya karşı olan tutkunun
resmedilişi idi. Gerçi, “Sinema Manyakları” belgeselinde, New
York’taki yoğun sinefil kültürünün ele alınarak, beş eksantrik film
kurdunun anlatılıyor olması daha baştan, Kütahya’nın Tavşanlı
İlçesi’ne bağlı Tepecik Köyündeki iki gencin durumunun farklılığını
gözler önüne seriyor. Ancak bir filmde sinemanın tüketimi diğerinde
ise üretimi üzerine olan bu tezatlık, zaten en önemli nokta.
Yönetmen Uluçay’ın bir röportajında
belirttiği gibi, “Şehirde yaşasaydım belki de sinemam bu kadar
dış etkilerden korunmuş, bu kadar kendine has olmazdı.”
cümlesi New York gibi bir metropolde yaşayan sinema tutkunlarının
maruz kaldığı imgelem bombardımanına, filmde bahsedilen Mehmet ve
Recep adlı iki gencin henüz tutulmamış olması hatta Uluçay’ın da
kendi hayat hikayesinden esinlendiğini düşünürsek hala kendisinin de
bakirliği, filmi daha orijinal kılıyor bence. İki filmde bahsedilen
sinema tutkusu aynı zamanda birbirinden de çok farklı çünkü
birindeki insanlar gerçek dünyadan kaçmak için hayali bir dünya
olarak gördükleri sinemaya yönelmişler hatta gittikçe zamanlarının
çoğunu film izleyerek geçirmeye başlamışlardır. Tam da “Kayıp Kuşak”
tabir ettiğimiz dönem insanının dünyayı asla değiştiremeyeceğine
inanarak kendi kabuğuna çekildiği hatta eylemsizliği tercih etmesine
denk bir durumdur, sinema manyaklarının bu yaptığı. Artık sinefil
kavramı bile değişmiştir. Hangi tür film olsa hangi stil denense
hangi yönetmenin olsa hiç fark etmeden tüketildiği bir seyretme
anlayışından bahsediyoruz. Adeta uyuşturucu gibi gittikçe doz
arttırılarak film izleme seansları devam ediyor ta ki “gerçeklik”
anlamını kaybedene kadar. Günümüzde büyük kentlerdeki festivallere
giden bizler de öyle değil miyiz. Aç kurtlar gibi, seyrediyoruz.
Entelektüel birikimimizi arttırdığı fikrinin arkasına sığınarak,
saatlerce ve çılgınca tüketiyoruz filmleri. Bunun ismi olsa olsa
sinema bağımlılığı olur, sinema aşkı ile açıklanamaz.
Ahmet Uluçay’ın karakterleri ise o
kadar saf, naif duygularla bağlılar ki sinemaya. Ömürlerinde
izledikleri birkaç film onları sinemaya aşık etmeye yetmiş. Bundan
sonra tek arzuları tahtadan bir projeksiyon cihazı yapmak, saniyede
24 kareyi arka arkaya getirip, resimleri hareket ettirmek. Mehmet ve
Recep’in gündüz kasabada çıraklık yaptıktan sonra gece yarılarına
kadar bıkıp usanmadan bir sinemasal üretim peşinde koşturmaları
sinefillerden onları fazlasıyla ayırıyor. Recep’in karpuzcunun
yanında çalışırken kameranın vizöründen bakıyormuş gibi yürüyen
insanları kadraja alması, sinema manyakları gibi hayatın
gerçekliğinden kopmak yerine, hayatı tüm gerçekliği ile sinemanın
içine aktarma çabası aslında. Gerçi bazen dünyayı algılayışları
fazla gerçekçi olmuyor hatta bir sahnede özellikle müziğin ve ışığın
kullanılışı ile köylü kadınların ocak başında bir ayindeymiş gibi
resmedilişi var ki hakikaten sürreal bir sahne.
Film boyunca yönetmenin kullandığı
dil çok yalın ve doğal ancak yer yer öyle çekimler var ki, insanı
şok ediyor. Özellikle köyün delisi Ömer’in sara nöbeti geçirdiği
sahnelerde, bize dünyayı onun gözünden kesik kesik algılatışı var ki
müthiş. Aynı şekilde Recep’in Nihal’e mektup götürdüğü sahnede, dar
sokaklarda koşarken ki insanın kayboluşunu seyirciye yaşatması o
kadar gerçekçi ki, çoğu sinemacılara taş çıkartır cinsten. İşin
güzel yanı bu tarz kamera hareketleri stilize olsun diye değil bize
o duyguyu çok samimi şekilde aktarmak için yapıldığından, hiç
sırıtmıyor, aksine bence filmin doğal yapısını ve konusunu destekler
biçimde.
1994 yılından beri 10’a yakın kısa
filme imza atmış, tamamen kendi kendini yetiştirmiş bu sinemacının
ilk ve özgün uzun metraj çalışmasını sakın kaçırmayın.
Not:
Filmi seyrederken Ender Akay ve Alper Tunga Demirel’in müziklerine de
dikkat!
Ali Ersina
10.12.2004
<< İndekse
Geri Dön<<
Tüm hakları saklıdır. Ali Ersina'dan izin alınmadan kopyalanamaz ve
çoğaltılamaz. Copyright (c) 2004 |