|
Filmin Adı: Vizontele Tuuba
Genel olarak tutan bir
filmin arkasından çekilen devam filmlerinde hep bir gişe kaygısı
olduğu sinema endüstrisi için bilinen bir gerçek. Daha önce çekilen
ile sonraki arasındaki rekabet veya orijinalite ise sürekli
tartışılır. Ancak Yılmaz Erdoğan’ın kamera arkasına birinci filmden de
cesaret alarak tek başına geçmesi ve bu kadar geniş kadrolu, yüksek
bütçeli bir prodüksiyonun altından bileğinin hakkıyla çıkması tabii ki
hem senaryosunu yazan hem yöneten hem de oynayan bir sanatçı için
büyük bir başarı.
Açıkça söylemem
gerekirse ben hikaye olarak Vizontele Tuuba’yı daha olgun buldum, aynı
zamanda anlattığı 80’li yıllar itibari ile Türkiye için çok sancılı
bir döneme parmak basması da bence hikayeyi ilkinden daha empati
kurulabilir kılmaktadır. İlk filmde doğuya televizyonun gelmesi
aslında Türkiye’nin içindeki batı-doğu arasındaki teknoloji ve
iletişim uçurumunu anlatmakta iken bu hikayede ise o dönemki siyasi
iktidara bakış, devrimci gençler ve onlar arasındaki fraksiyon
ayrılıkları gibi Türkiye’nin neresinde olursa olsun insanların çok
daha ilişki kurabileceği bir hikaye ile Erdoğan bizleri daha çok
etkiliyor. Zaten Yılmaz Erdoğan’ın da başarısı bence burada; yani ilk
filmdeki karakterlerin tanıtım faslı ve skeçvari diyaloglar gitmiş
yerine filmin hikayesine çok daha katkısı olacak diyaloglar gelmiş.
Yılmaz Erdoğan’ın yazı konusunda gayet başarılı olduğu televizyon için
yazdığı yüzlerce bölümlük “Bir Demet Tiyatro”, “Sen Hiç Ateşböceği
Gördün mü?” oyunu ve yaptığı tek kişilik stand-up’ların metinlerinden
de rahatça anlaşılabildiği için karakterler için diyecek fazla bir söz
yok.
Yönetmenlik açısından
kendi röportajlarında bahsettiği gibi temiz bir reji mantığı ile
minimalist bir tavır benimsemiş. Filmi esas seyrettiren karakterlerin
çok keyifli olması ve tabii ki Erdoğan’ın tipik, güldürürken bir anda
hüzünlendiren o havası. Herhalde bir yazar-yönetmen için dünyanın en
zor işi, duygu sömürüsü ve vücut dilini kullanmadan bir sahne
içerisinde seyirciye iki ayrı duyguyu bir anda yaşatmak. Bunu en son
Roberto Benigni’nin “Hayat Güzeldir” inde yaşamıştım ve Vizontele
Tuuba’nında son karelerinde aynı duyguyu tattım ki bence bu sinemamız
adına kıpırdanmaların sinyalleri, bunları iyi değerlendirirsek
İspanyol-Meksika sinemasında olduğu gibi yavaş yavaş orijinal
hikayelerle Türk sineması da popüler anlamda kendini tanıtmaya
başlayabilir.
Filmin başında
belirtildiği gibi 25 sene önce yazamadığı kompozisyonun intikamını
alan Yılmaz Erdoğan, aslında 80 dönemini eleştiren fazla film
yapılamadığından dem vurarak bir nevi politik bir hikaye anlatıyor
bunu yaparken de idolü olduğunu defalarca bahsettiği Yılmaz Güney’e de
bir saygı duruşu gerçekleştiriyor. Filmin içerisinde geçen “oraya
güzel şeyler de gelirdi ama hiçbiri uzun süre kalmazdı” cümlesi bile
Türkiye’nin uzun yıllar Güneydoğu politikasını çok güzel
açıklamaktadır. Zaten oradaki insanlar da yıllardır bu dertten
muzdarip değiller mi?
Ali Ersina
04.02.2004
<< İndekse
Geri Dön<<
Tüm hakları saklıdır. Ali Ersina'dan izin alınmadan kopyalanamaz ve
çoğaltılamaz. Copyright (c) 2004 |