|
Filmin Adı:
54. Berlin Film
Festivalinde Altın Ayı kazandığı son filmi “Duvara Karşı” ile Fatih
Akın, 2000 yılında çektiği “Im Juli”den sonra tekrar Türk seyircisi
ile buluştu. Tabii ki bu filmi “Im Juli”de olduğu gibi mutlu bir
şekilde seyretmeyi düşünenleri önceden uyarmakta yarar var.
Bu ne yazık ki önceki gibi bir aşk hikayesi değil hatta “Duvara Karşı”
için, tam da yönetmenin dediği gibi punk ama bir o kadar da arabesk
bir melodram diyebiliriz. Film bazen o kadar leş bir hale geliyor ki
insana bu kadar da olmaz bile dedirtiyor. Ama sanırım Akın’ın
ustalığını konuşturması da tam burada devreye giriyor ve kara mizah
karakterlere duyduğumuz acıyı yer yer dağıtıyor. Gerçi çoğu noktada
gülünen şeylerin iki kültürün farklılığının dışa vurumu olması,
yönetmenin verdiği söyleşilerde öne sürdüğü filmleri ile
Almanya-Türkiye arası bir sanat köprüsü konumunu aklımıza getirmiyor
değil. Ancak bu trajikomik durumlardan kendimizi sıyırıp daha
etraflıca filme baktığımızda, hikayede “Ben kimim?” veya
“Nereye aitim?” gibi sorulara cevap arayan bir dejenere
jenerasyonun arada kalmışlığının, sıkışmışlığının anlatılmadığını
görüyoruz.
Filmin esas derdi; çok
büyük acılar yaşamış ve bu dünyadan herhangi bir beklentisi kalmamış
Cahit(Birol Ünel) karakterinin daha önce reddettiği hatta hiç
tanımadığı bir kültürü keşfetmeye başlaması ile beraber dünyasını
dönüştürmeye çabalamasıdır. Bir nevi özüne dönme hikayesi. Bu dönüşümü
yaşamasında ona yardım eden Sibel(Sibel Kekilli) ise kendince sıkıcı,
baskıcı ve fazla geleneklerine bağlı bulduğu, Almanya’da olmalarına
rağmen Türkiye’deki Türklerden daha Türk olan kendi ailesinden
uzaklaşmak için anlaşmalı bir evlilik yapmak istemektedir. Bu iki
karakterin tanışması ise; ikisinin de hayatlarına son vermek isterken
başarısız oldukları için yatırıldıkları bir klinikte başlar. İronik
olan, Cahit’in psikiyatristi tarafından önerilen dünyayı
değiştiremiyorsan dünyanı değiştir sözüne uygun olarak başladığı
bu yolculukta başına gelenlerin, onu sanki dibe vurdurmuş gibi
gösterse bile kendi hayatını mahvetmeye çalıştığı zamanlardakinden
farklı bir tür kurtuluşa götürmesidir. Sibel de aslında aynı acılı
yollardan geçerek dönüşür ve bir kurtuluşa yönelir ama bu tam da
Yeşilçam melodramlarına yakışır bir kurtuluştur. Filmin başında Cahit
ve Sibel’in hayatlarını yaşamalarını sınırlayan duvar diye
metaforlaştırılan engeller bütünü bir şekilde aşılmaya çalışılıyor ama
insanlar bazen mücadele etmeden bodoslama duvara çarpmayı da göze
alırlar değil mi?
“Duvara Karşı”nın
çekimlerinin filmi izlerken ki kurguya benzer bir sırada yapılmış
olması; filmdeki karakterlerin yıpranmalarını oyuncuların kendi
fiziksel yorgunluğu ile özdeşleştirerek daha gerçekçi bir hava
yakalanmasını sağlamış. Filmin anlatımının son derece düz ve yalın
olması yanında belli kırılma noktalarında; Haliç arka fonlu bir Türk
Sanat Müziği Orkestrası eşliğinde İdil Üner’in (Fatih Akın’ın
vazgeçemediği “Im Juli”de de bir Türk kızını oynattığı oyunculardan
biri) söylediği konuyla bağlantılı şarkılar, filmi biçim bakımından da
zenginleştiren öğelerden bazıları. Gerçi bu filmden “Im Juli” de
olduğu gibi değişik bir stilizasyon beklemek son derece yanlış olur
çünkü bu sefer gerek mekan kullanımı gerekse de ışık kullanımı
bakımından seyirciyi fazlasıyla gerçekçi bir melodram izlettirmeyi
seçen bir film ile karşı karşıyayız. Özellikle İstanbul’da geçen
sahnelerin Hamburg’dakinden daha karanlık olması hem Sibel’in ruh
halini betimlemesi hem de İstanbul gibi bir metropolde hayatın çok
daha acımasız olabileceğinin anlatılması bakımından önemlidir.
Oyunculuk konusunda,
Birol Ünel’in Cahit karakterinin vurdumduymaz kayıtsızlığını ve
dünyaya olan öfkesini yansıtması bakımından gerçekten başarılı olduğu
söylenebilir. Filmin kadrosunun; Sibel Kekilli, Güven Kıraç ve Meltem
Cumbul dışında, Akın’ın vazgeçemediği Mehmet Kurtuluş gibi fetiş
oyunculardan kurulu olması gözden kaçmaması gereken diğer bir durum.
Yine Almanya’da başlayıp
İstanbul’da sonuçlanan başka bir filmi ile karşı karşıya olduğumuz
Fatih Akın’ın çok başarılı karakterlerle ve az da olsa kara bir mizah
ile örülü punk-melodramını izlemek; üçüncü kuşak Türk asıllı Alman
yönetmenin bu iki farklı dünyaya bakışını algılamak adına önemli bir
fırsat bence. Bu fırsatı kaçırmayın.
Ali Ersina
19.03.2004
<< İndekse
Geri Dön<<
Tüm hakları saklıdır. Ali Ersina'dan izin alınmadan kopyalanamaz ve
çoğaltılamaz. Copyright (c) 2004 |