|
Filmin Adı: Dogville
Günümüzde Micheal
Haneke, Gaspar Noe veya Lars Von Trier dendiğinde sinemanın, günlük
dertlerden kurtulmak, kafa dağıtmak, kendini iyi hissetmek için
gidilmeyen bilakis dünyadaki her türlü rahatsızlığı bulabileceğiniz
bir yedinci sanat dalı şeklinde algılanması gerektiğini biliyoruz. Hem
Haneke hem özellikle “Irreversible” ile kafamızı ve midemizi zorlayan
yönetmen Gaspar Noe, filmlerinde burjuvazi değerlerini kendilerince
eleştirmektedir. Lars Von Trier ise 1995 yılında bir grup arkadaşıyla
birlikte bir içki masasında temellerini attıkları ve “Dogma” adını
verdikleri yeni bir sinema dili yaratması yanında deneyselliğiyle de
Haneke ve Noe’den daha farklı bir yerde durmaktadır.
Öncelikle sinemanın
sürekli seyirciyi aldatmasından dem vuran Trier tüm filmlerinde
aşırıya kaçan basitlik, (sürekli el kamerası kullanılarak yapılan
çekimler ve hepimizin alışık olmadığı kamera hareketleri, görüntülerin
birbirine eklenmesindeki sadelik hatta film esnasında fon olarak
müziğin bulunmaması) çocukluğundan beri film deyince renk kalitesi
düzgün görüntülerden oluşmuş, fonda sürekli müzik olan ve bir süre
sonra insanın filmin içinde kaybolmasına olanak veren kamera
hareketlerinden hoşlanan sinema seyircisini epey zorlamaktadır.
Trier’in şimdiye kadar kendi “Dogma” söylemine ihanet ettiği tek film
“Karanlıkta Dans”tır. Bu filmde aslında iki tarz da mevcut; biri
kendisinin filmlerde olması gerektiğini savunduğu gerçek dünyanın
yansıtıldığı, soğuk renklerin ve grinli görüntülerin hakim olduğu
çekimler diğeri ise tamamen eski müzikallerin havasında canlı renkler,
kameranın kullanılışı ve tabii ki olmazsa olmaz özenle hazırlanmış
müzikler. Belki de Trier filmografisinin seyredilebilir, konusuna
hakim olunabilir tek dram-müzikali denilebilir.
Trier, son filmi
“Dogville” ile gene seyirciyi şaşırtmayı başarıyor. Gerçi Cannes’daki
gösterimde filmin uzunluğu üç saat civarında olduğundan filmi
festivalde izleyenler sinemada 1.5 saatte anlatılabilecek bir konunun
bu kadar uzatılmasından şikayetçi ancak Trier’in standart film
kalıpları ile pek ilgilenmediği hatta kendi ağzıyla da bahsettiği gibi
fazla film seyretmediği göz önüne alındığında neden bu kadar uzun bir
film yaptığı anlaşılıyor. Filmin uzunluğu yanında esas ilginç olan
izlediğiniz şeyin sinema değil de tamamen bir tiyatro olması; hatta
Trier sadeliği o kadar abartmış ki Dogville kasabasını ve köpek
karakterini de tebeşirle çizdiği gibi oyuncular kapılardan geçerlerken
tam bir pandomim havası yaşanıyor(neyse ki kapı sesini filme
eklemişler). Bu deneysel havanın dışında standart Trier filmi
diyebiliriz; kamera hareketi, müzik kullanılmaması ve tabii ki
karakterlerin tam da Avrupa sinemasına yakışır durağan-donuk
oyunculukları. Bu filmde Nicole Kidman, seyirciyi kendine gene hayran
bırakıyor denilebilir. Filmin uzunluğu karakterlerin dönüşümünü
görmemiz açısından yerinde olmuş ve tabii ki filmin bir tiyatro
setinde çekilmesine rağmen mekanın klostrofobiklliğinin hiç mekan
kullanımı olmadan verilmesi de başlı başına Trier’in başarısı. Aslında
insan bir yandan da neden böyle bir film çekilir diyebilir çünkü
sinematografik olarak filmden ziyade tiyatro çalışması olması hatta
kendisinin de Brecht’in 1928 yılında sahneye koyduğu “Üç Kuruşluk
Opera”dan etkilendiğini belirtmesi “Dogville”i yakaladığı
deneysellikte çok ilginç bir yapıt olmasını sağlasa da bence sinema
biraz sinemaya benzemeli diyenlerdenim. O yüzden belki de Dogville’i
6.5’uncu Sanat olarak görmek daha anlamlı olabilir.
Filmin beni bir diğer en
çok etkileyen yönü de karakterlerin çok iyi analiz edilmesi sonucu
oluşan inandırıcı atmosferin sonundaki çarpıcılığı çok daha etkili
hale getirmiş olmasıdır. Trier küçük bir kasabada masum insanların
bile yeri ve zamanı geldiğinde nasıl değiştiğini anlatırken seyirciyi
de bir nevi bu dönüşümden geçiriyor. Sonunda ise hangi tarafta yer
almanız gerektiğini bilemez bir şekilde salonu terkediyorsunuz. Her
şeye rağmen benim kişisel sinema anlayışım da seyircinin önceden
tahmin edilir, katarsise kavuşmasını sağlayacak sonlardan yana
olmadığından, tüm sıkıcılığına rağmen Dogville’in müthiş sonunu
tüylerim diken diken bir vaziyette izledim.
Eğer seyirci olarak
yönetmenlerle beraber güvenli yolculuklardan sıkıldıysanız ve biraz da
olsa farklılık arıyorsanız bırakın Danimarkalı Lars Von Trier sizi
biraz rahatsız etsin.
Ali Ersina
24.12.2003
<< İndekse
Geri Dön<<
Tüm hakları saklıdır. Ali Ersina'dan izin alınmadan kopyalanamaz ve
çoğaltılamaz. Copyright (c) 2004 |